Sayfalar

12 Kasım 2011 Cumartesi

Atatürk Geometrisi

Okan Bayülgen TV 8’de olağanüstü güzel bir sohbet programı yaptı önceki akşam.. Konu Atatürk idi elbette... Sohbetin bir yerinde Atatürk’ün geometri kitabından söz edildi...  Okan Bayülgen, Atatürk’ün bir geometri kitabı yazdığını, bugünkü geometri deyimlerini Atatürk’ün ürettiğini duymamış. Çok olağan. Bize de okul yıllarında bundan hiç söz edilmedi. Muhtemelen hocalar da bilmiyordu... Geometri kitaplarının bir köşesinde yazsa ya.. Yazmıyordu...
Evet Atatürk oturmuş Dolmabahçe’de 1937 yılında 44 sayfalık bir geometri kitabı yazmıştır... Fransızca kitaplar üzerinde de çalışarak Arapça geometri deyimlerini Türkçeleştirmiş... Türkçe terimleri bizzat üretmiş. Mesela bakın hangi yabancı sözcükleri nasıl Türkçeleştirmiş:
 “kutur -  çap, hattı munassıf - açıortay, kaim zaviyeli müselles - dikey üçgen,   murabba - kare, satıh - yüzey,  zâviye - açı,  amûd - dikey, mustatîl - dikdörtgen, muhammes - beşgen...”
Bugün kullanılan “boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek kesit, yay, çember, teğet, açı, açıortay, içters açı, dışters açı, taban, eğik, kırık, çekül, yatay, düşey, yöndeş, konum, üçgen, dörtgen, beşgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yanal, yamuk, artı, eksi, çarp, bölü, eşit, toplam, oran, orantı, türev alan, varsayı” gibi terimler Atatürk tarafından türetilmiştir. Her tanım, ilgili kavramı açık biçimde anlatır.
Bir ara “Sinüs” gibi bazı sözcüklerin Türkçesi için Ulus gazetesinde yarışma da açılmış...  Halkın ilgisi çekilmiş.
Cumhuriyet dönemine ilişkin bu tür soylu çabalar nedense hep unutulur ya da unutturulur...


Melih Aşık - Milliyet

1 Kasım 2011 Salı

Fişi Çekmek - Ötenazi

Ötenazi, bir canlının yaşamını - dayanılamayacak durumda olması durumunda - canlıya acı vermeden ya da az acı vererek öldürmektir. Ötenazinin de çeşitleri vardır.

Aktif Ötenazi: Hastanın kendi istekleri dogrultusunda bir ilaç ya da zehirli iğneyle öldürülmesi
Pasif Ötenazi: Hastanın tedavisinin kesilerek öldürülmesi
Dolaylı Ötenazi: Hastaya yüksek dozda agrı kesici vererek daha çabuk - ağrısız ölmesi

Gelelim ötenazinin yasallığına. Aktif ötenazi çoğu ülkede yasaktır. Hollanda'da yasal olarak yasak olmasına ragmen cezadan muaf tutulduğu durumlar da vardır. Bunun için bazı şartların oluşması gerekmektedir.
1) Hastanın açık isteğiyle
2) İkinci bir doktorun danışman ve tanık olarak bulunması koşuluyla
3) Polise savcılığa haber verilmesi koşuluyla

gerçekleştirilebilir.

Türkiye'de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'na göre, hastaya ötanazi uygulayan fail (hekim), tasarlayarak (taammüden) adam öldürme hükümlerine göre yargılanır ve ağırlaştırılmış müebbet (ömür boyu) hapis cezasıyla cezalandırılır.


Peki ötenazi yapılmalı mı yapılmamalı mı ? Bu soruya tam bir yanıt vermek zor. Bu sorunun cevabı kişiden kişiye, o anki şartlara bağlı olarak değişecektir.

Diyelim ki bir hasta bitkisel hayatta. Doktorlar dönemlerinin getirdiği tüm tedavi yöntemlerini denemişler, ellerinden bir şey gelmeyecek durumdalar. Hastanın çevresiyle hiç bir iletişimi alakası kalmamış, sadece makineler sayesinde soluk alıp veren beyin ölümü gerçekleşmiş bir hasta. Bu hastanın fişinin çekilmesi bana göre doğrudur.

Bir başka örnek olarak da çok ilerlemiş düzeyde akciğer kanseri olan bir hastayı düşünelim. Akciğer kanseri çok ilerlediğinde tedavisi mümkün olmayan hasta için çok ağrılı bir sondur. Bu hastaya yüksek dozda morfin vererek rahat bir şekilde ölmek bence o insanın hakkı. Tabi kendi isteği de bu doğrultudaysa.

Biraz da hasta yakınlarının gözünden inceleyelim bu durumu. İşin bu tarafını düşünmek diğer tarafını düşünmekten çok daha zor. Hasta yakının ötenaziyi reddetmesi ya da istemesi, o kişinin dini sebeplerine, hastaya olan bağlılığına, maddi düzeyine, toplumsal durumuna vb durumlara göre çok değişkenlik gösterebilir.

Biraz da değişik bir örnek üzerinden yola çıkalım bu sefer. Düşünün ki bir yakınınız; bu sizin kardeşiniz, anneniz, babanız, çocuğunuz olabilir, ağır bir trafik kazası geçiriyor. Kafatası kırıkları, beyin zedelenmesi var. Yakınınız etrafıyla hiç bir ilişki kuramıyor. Ağzından bir boruyla besleniyor, her gün onun ihtiyaçlarını karşılamak zorundasınız. Bu kişi size bağımlı bir halde ancak etrafında olan bitenden habersiz bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Bu kişinin ölmesi mi daha iyidir yoksa hayatınızda çoğu zaman size yük olarak yaşaması mı ? Açıkçası ben bu soruya kendi adıma net bir cevap veremiyorum ancak ölmesi bir taraftan daha ağır basıyor. Sonuçta hasta geri dönüşü olmayan size bağımlı bir durumda. Hadi hastanın bakımını üstlendiniz bir şekilde peki ya bir gün size bir şey olursa da ilgilenemezseniz onunla ne olacak ? O kişiye yakınlığımdan dolayı da ölmesini istemem ama. Dediğim gibi bu soruya net bir cevap veremiyorum.

Ötenazi ve intihar kavramlarını karıştırmamak da önemli tabi. Ötenazi sadece sonucu ölüm olacak durumlarda kişinin kendi isteğiyle ya da yakınlarının isteğiyle acı çekmeden ölmesine yardımcı olmaktır. 

Sonuç olarak ötenazi ahlaki, dini, maddi her yönden incelenerek karara varılması gereken bir durum. Benim şahsi düşünceme göre bazı durumlarda, özellikle ağır bir hastalığın son dönemlerinde ya da geri dönüşü olmayan koma, beyin ölümünün gerçekleştiği zamanlarda uygulanmalı. Bu şekilde hasta acı çekmeden daha insancıl bir şekilde ölebilir. Tabi bu konu hakkında herkes kendi inanışına, hayat görüşüne göre farklı şeyler düşünebilir.

13 Eylül 2011 Salı

Sadece Yatıp Uyumak - Yazıyla Alakası Yok

Anlatmak isteyip de anlatamadığım o kadar çok şey var ki. Biriktirdim hepsini. Bir ucundan çıkmaya başlasa hepsi çıkıcak da yok o ilk cümle gelmiyor. Ardımda azgın bir nehir var önüne çok sert bir set çekmişim. Bu kadar sağlam olmasa iyiydi aslında be. Sadece yatıp uyumak istiyorum. Özlediğim insanları düşünmek, gelecekte neler olabileceğini düşünmek, geçmişte yaptığım tercihleri yapmasaydım şu anda nerde nasıl olurdum. Her şeyi bilmek istiyorum ama o kadar çok şey bilmek de iyi şey değil. Ders çalışmak istiyorum ama bu sadece bir istek. Beynimde dolanıyor. Ne egom ne kaslarım uzanmıyor derse. Gözlerim de yarı kapalı zaten. Plaklarımı dinleyerek şarap içmek istiyorum ama ne şarabım var ne de şarap içecek kadar midemde yer var. Çok kilo aldım zaten gene. Çandarlıya gitmeden önce ne güzel zayıflamaya başlamıştım. Bi Çandarlıya gittim ayağımı burktum geldim. O son güne kalmıcaktık işte cumartesiden döneceydik ben de bileğimi burkmayacaktım tatilimin 1.5 haftasını da evde salak salak yatarak geçirmiyecektim. Şimdi ben bunları yazıyorum ya niye yazdığımı da bilmiyorum. Yazıyı yayınlıycak mıyım onu da bilmiyorum. Ajda Pekkan'la Sertab Erener de yıl geçtikçe güzelleşiyor sanki. Alnımda kırışıklıklar mı oluştu yoksa kaşlarımı çok çatıyorum ondan mı kırış kırış görünüyor. Bu sıcakta sadece yatılıp uyunur okul nerden çıktı ya. Bir de akşama kadar durmaksızın ders yapıyo adiler azcık serbest bırak bi eve gidip uyuyalım iki adım dışarda yürüyorum benim bütün hayat enerjim gidiyor. Venesaur gibi güneş enerjisini istediğim gibi kullanabilsem keşke. Olum bende Charizard'ın kartı vardı lan. 3 tane de çıkartma albümü tamamlamıştım. Biz küçükken McDonalds'ın verdiği oyuncaklar daha güzeldi. Power Rangers vardı onu hatırlıyor musunuz ? Benim en sevdiğim dizi oydu okuldan gelince ilk iş onu izlerdim sonra pokemon geldi ama pokemonun çoğunu kaçırıyordum eve gelinceye dek. Bir de tasolar vardı ya chetosdan çıkıyordu onlarla oynuyorduk ash tasosu da baya taşaklı tasoydu evde bi sürü taso vardı. Okula götürünce onları hocalar alıp sevdikleri çocuklara veriyolardı sinir oluyordum. Bugüne dek sadece 2 tane hocayla takıştım. Bir tanesi yüzünden TED'in IB'sine giremedim e IB'ye giremeyince de TED'de okumanın bir anlamı olmadı dersaneden de gazı verince kendimi BAL'da buldum. Valla ne alaka ben de bilmiyorum. Sonra bi gün baktım Ankara Atatürk Lisesindeyim. İyiki de oraya gitmişim. Valla en taşaklı lise bizimki lan şenliği yeter lan. O şenliklerden sonra hiç bir konser festival vb organizasyondan keyif alamadım zaten. Bana takan diğer hoca da geometriciydi ekvator, yarım dünya. O herif yüzünden ilk defa not yükseltme sınavına girdim. O gün de ayrı bir eğlenceydi ya. Ben gitmişim turist gibi sınava şort tişört. Beni almadılar sınava. Sınava 10 dk kala eve gidip üstümü değiştirip geldim. Notumuz yükselttik allahtan. Ulan yazı nerden nereye geldi ya. Ufak bir hayat hikayesi anlatmışım. Bi de internete internet sayfası hazırlamaya acaip bir ilgim vardı. Daha öncede paylaşmıştım ama burda da paylaşmanın yeri geldi. http://web.bir.net.tr/can kaçıncı sınıfta hazırladım bilmiyorum ama bence o yaşa göre iyi sayılabilir. Flash falan öğrenmiştim böyle kayan yazılar, olmayan çizim yeteneğimle animasyonlar falan yapıyordum. JavaScript öğrenmeye başlamıştım biraz ancak çalıştığım kitap eski java sürümünde olduğu için bazı kodlar çalışmıyordu. O yüzden canım sıkıldı bıraktım. Şu anda da php üzerinde çalışıyorum ancak vaktim yok malesef. Vaktim yok demek de ne karizmatik bir cümleymiş ya sanki çok taşaklı bir iş adamının ağzından çıkmış gibi. Ulan gene aklıma geldi bundan 20 sene sonra nerde ne halt ediyo olcam lan. Burcuuu seni çok seviyorum canım benim. Fotoğrafımızı gördüm şimdi tatlı tatlı gülümsüyorsun bana.

29 Temmuz 2011 Cuma

Yanlış Antibiyotik Kullanımı


Küçükken her hasta oluşumda, her boğazım ağrımaya başladığında evde hazır asker augmentin yardımıma yetişirdi. Peki bu süper ilaç augmentin gerçekten beni iyileştiriyor muydu yoksa sadece içtiğim kocaman iğrenç bir tadı olan hap mıydı ?

Çoğu insan da annem gibi her boğazı ağrıdığında, her üşüttüğünde evde duran antibiyotiğe saldırır. Oysa ki nezle, grip gibi çoğu üst solunum yolları infeksiyonu hastalıklarının sebebi bakteriler değil, virüslerdir. Bizim hasta olduğumuzda içtiğimiz antibiyotikler malesef bir işe yaramamak da bize fayda değil zarar vermektedir.

Antibiyotiklerin yok yere sıklıkla kullanılması, bakterilerin o antibiyotiğe karşı direnç gelişmesine yol açar. Direnç gelişince bakteriyi öldürebilecek olan antibiyotik görevini yapamaz, bakteriler de hafta sonu sahillere saldıran günübirlikçiler gibi vücudumuzda yayılırlar.

Antibiyotiklerin bir diğer zararlı etkisi de vücudumuzun normal florasında bulunan, dışkı oluşturulmasını sağlayan Clostridium gibi, vücut için yararlı bakterileri de öldürmesidir. Vücudumuzun normal florasında bir değişiklik olduğu zaman fırsatçı bir diğer bakteri ortamda baskın çıkarak infeksiyona neden olabilir.

Yanlış antibiyotik kullanımı tedavi masrafını arttırır, hastanelerde salgınlara neden olur, heyecanla beklediğiniz bebeklerinizi kaybetmenize neden olabilir. Bunları bilin ve şeker gibi antibiyotik içmekten vazgeçin.







14 Temmuz 2011 Perşembe

Bulgaristan Günlükleri - Döndükten Sonra

20 sayfalık günlüğümü buraya geçirirken orada yaşadığım günler gözümün önüne geldi. Yazdıklarımı okuduğumda bazı şeyleri anlatmadığımı ya da üzerinde detaylı şekilde durmadığımı fark ettim. Bu yazıyı kısaca Bulgaristan'ı ve oradaki günlerimi özetlemek için yazıyorum. Para birimlerini karşılaştırma açısından 1 levayı 1.2 TL olarak düşünelim.

Bulgaristan ne Avrupalılaşmış ne de Türkiye gibi bir ülke. Rusların etkisinde kalmış bir yer. Binalar eski, restorasyon görmemiş. Kaldığım yurttaki yatak 1950 - 1960lı yıllarda ülkemizde kullanılan yaylı yataklardan. Teknoloji olarak da oldukça geriler. Cep telefonları, arabalar hep bizimkilerden eski model. İnternet oldukça zor bulunuyor.

Yemek kültürü olarak bir şey söyleyemeyeceğim muhtemelen Türk yemeklerine benzer bir lezzetleri vardır. Ne de olsa her iki ülkenin vatandaşı her iki ülkede de bolca bulunuyor.

Kendilerine özgü bir şey tanıma fırsatım olmadı malesef. Ya Avrupa/Amerika tarzı restoran-cafe-bar gördüm ya da dönerci-kebapçı-kahve gibi yerler.

Benim kaldığım bölge -öğrenci şehri- diskolar, kumarhaneler, barlardan zengin bir bölgeydi. Bunu takiben bölgede çok fazla Türk öğrencinin bulunması dolayısıyla da dönerci, kebapçı, simitçi gibi yerler vardı. Koskoca bölgede malesef 1 tane internet kafe vardı onun da saati 2 levaydı.

Oradaki otobüs ve toplu taşıma araçlarından bahsedeyim biraz. Burada haftalık/aylık bilet alınıyor. 1 haftalık bilet 15 leva, 1 aylık bilet 40 leva gibi bir şeydi. Tek biletler ise 1 leva. Otobüse bizdeki gibi önden binip bilet almak/göstermek gibi bir şey yok. Otobüse istediğin kapıdan biniyorsun, yerine geçip oturuyorsun. Biletin yoksa şöförden bilet alıp kenardaki yerlerde deliyorsun. Bir kontrol olursa biletini gösteriyorsun. Ben oradayken sadece bir kere kontrole denk geldi. Kontrolde biletsiz yakalanırsan 10 leva ceza ödüyorsun.

Hastanede 1 gün geçirdim sadece. Onda da Bulgarca konuşuluyordu, bana çeviri yapan bir asistan arkadaş vardı o da kendi hastalarını sunduktan sonra gitti hiç bir şey anlamamaya başladım. Baktım fazla faydası olmayacak, vizemi uzatmanın bir manası olmadığına karar verdim ve dönüş biletimi aldım.

Sofya'da en çok beğendiğim şey parkların, binaların hepsinin korunmuş olması. Şehir adeta bir park evler de bu parkın köşelerine dağılmış sanki. Her yerde ormanlık alanlar. Havası çok temiz. O parklarda yürüyüş yapmaktan aldığım zevki Türkiye'de hiç bir yerde bulamadım - Olympos daha zevkliydi ya nasıl unuttum orayı, gerçi orası ayrı bir bölge o yüzden Olympos'u Sofya'nın parklarıyla kıyaslamak hata olur -

Hastaneler bir bölgeye toplanmış farkları ne bilmiyorum açıkçası ama şehirde 20ye yakın hastane var, ki hastane başına düşen nüfus bakımından bizim şehirlerimizden çok daha üstünler. Emin olmamakla beraber onlar da üniversite hastanesi diye bir kavram olmayabilir. Benim staj yaptığım hastanede -diğer hastanelerden uzak bir yerdeydi- 3 tane stajyer kardiyoloji stajındaydılar. Diğer hastanelerde de gene bu şekilde öğrenciler varmış.

Orada tanıştığım diğer exchange öğrencilerine gelince. İlk Macarlarla tanıştım. Balazs ve Imre diğer 2 kızın adını hatırlamıyorum çok da anlamamıştım zaten. Diğer öğrencileri bulmaya çok meraklılardı, Elena'dan herkesin yurdunu ve oda numaralarını öğrenip teker teker odaları basarak Litvanyalı, İspanyol ve Fransızı buldular.

Onlarla bir gece beraber olduk. Macarlar birayı tokuşturmazlarmış. Bir zamanlar Macarların genareliyle Avusturyalıların generali kadeh tokuşturmuş ertesi gün tüm Macarlar kılıçtan geçirilmiş. Buna benzer bir hikayeleri vardı.

Alışverişten bahsetmedim hiç. Temel ihtiyaçlardan başlayayım azcık. Örneğin su. Aynı suyun her yerde fiyatı farklı. Bir büfede 0.80 leva iken yan tarafta 1.20 diğer yandaki marette ise 0.40 leva olabiliyordu. Sakız bile alsanız fiş kesiyolardı.

Vitoşka caddesi diye ünlü bir çarşıları vardı. Oraya gittim. Hiç de anlattıkları gibi bir yer çıkmadı karşıma. Çirkin bir sokakta bi iki güzel mağaza var onun dışında hiç bir şey. NineWest, Zara orada gördüğüm mağazalardan.

Bir de Sofia City Centre diye bir AVMleri vardı. Sofya'nın en büyük AVMsi bizim burdaki küçücük AVMler gibi. Converse, Adidas, Altınbaş da burada bulunan markalardan. Fiyatları hemen hemen Türkiye'yle aynı.

Alkollü içeceklerin fiyatları ülkemize göre oldukça uygundu.

Oldukça heyecanlı ve keyifli 1 hafta geçirip döndüm Türkiye'ye benim için unutulmaz bir macera oldu. Acısıyla tatlısıyla her şeyiyle çok güzeldi.

Bulgaristan Günlükleri - 9 Hastanede ilk gün

04.01.2011

Çok yorgunum hemen yatıcam. O yüzden fazla yazamıyorum. Staja başladım. Danışman öğretim görevlisi Prof. Gudev hoşgeldin dedi.
Öğlen bitti.
Yurda geldim net kafeye gittim.
İspanyol, Fransız, Litvanyalı, 4 Macar

Are you hungry ?
Yes, I am but he is not. He is from Lithuania

Bulgaristan Günlükleri - 8 Şehir Merkezine Yolculuk

03.07.2011

12'ye doğru uyandım gene. Dün gece fena yağmur yağdı. Hala da hafif hafif devam ediyor. Bugün merkeze doğru gideyim yavaştan.

Güzergahımı çizdim yola çıkıyorum...

2 saate yakın süren bir yürüyüşün sonunda şehir merkezine ulaştım. Çok güzel bir yerdi. Gene her yerde bir sürü park var. Hele bir tanesi, yanından yürüdüğüm, yürü yürü bitmiyordu. Yağmur yağdığı için o bölgeden pek keyif alamadım. Her yer çamurdu. Güneşli bir günde oraların içlerine doğru yürüycem. Parkın adı Borissovata Gardina'ymış

Vasil Levski Stadyumunu gördüm. Parkın içinde. Her yerde heykeller var. Eski binalar korunmuş. Şehir merkezi çok sevimli bir yerdi. Alexander Nevski Kilisesini gördüm. Daha heybetli bir yer bekliyordum ama değilmiş. Malesef içeride fotoğraf çekmeye izin verilmiyordu. Dışarıdan çektim ama bir kaç tane.

Oradan çıkınca haritaya bağlı kalmadan dolaştım bir yerlere gittim nereleri olduğunu bilmiyorum gerçi.

Karşıma bir tane McDonalds tabelası çıktı. Onu takip ettim. McDonaldsa geldim. Girişinde ünlü şehirlerin yönlerini gösteren pusulamsı bir heykel/tabela vardı. Çok sevimliydi. McDonalds'ta internet de varmış.

Uzun bir zaman sonra haber sitelerine baktım. Aziz Yıldırım tutuklanmış vay be. Koskoca Aziz Yıldırım içeriye düşmüş.

McDonaldsın orada bir tane üst geçti vardı. Herkes oraya çıkıyordu ben de merak ettim çıktım oraya. Ya arkadaş bir de ne göreyim merdivenlerin tam karşısında bir eleman almış hatunu kucağına çok ateşli bir şekilde yiyişiyolardı.

Aaa çok önemli bir şeyi anlatmayı unuttum. Kucağına almış yiyişiyolar deyince aklıma geldi. Kiliseden çıkıp biraz dolandıktan sonra bir parka çıktım gene. Burada da bir bankta hatun çocuğun kucağında yiyişiyolardı. Neyse önemli olan burası değil. Bu çiftten sonraki bankta da 2 tane yaşlı amca satranç oynuyorladı. Yanlarında da 2 3 kişi seyrediyordu. Çok tatlıydılar ya. Tavla oynayan amcaları görmekten sonra satranç oynayanlar bayaa garip geldi.

Parkta yürürken çok hoş bir klasik müzik sesi geliyordu. İlk başta bant yayını sandım - Türkiye'deki her parkta müzik yayınlansa ne güzel olurdu ya- Müzik canlıymış meğer. Küçük bir grup 3 keman 1 çello. Durdum bir süre onları dinledim. Bach'ın bir bestesini çalıyorlardı. Adını unuttum şimdi. Tenacious D'de de çalıyordu hatta. Telefona kaydettim ama miktofonu kapatmışım elimle heralde. Ses kötü çıkmış.

Bu kısmı unuttuğum için biraz atlıyorum gerçi de kusura bakmayın..

McDonalds'tan çıktım. Otobüse bindim. İlk defa otobüse bindim burada. Herkes biletlerini bir yere sıkıştırıp deliyordu. Bi tane adam bilet alıyordu. Bi baktım kolunda alçı var üzerinde de Türkçe birşeyler yazıyor. Çocuğa sordum ben bileti aldım şimdi napcam diye. Çocuk anlattı. Biraz sohbet ettik. Adı Nedim'miş. Telefon numarasını aldım. Buralarda yurtta kalıyomuş. Gezilecek görülecek yerleri anlattı.

İnternet kafenin orda indim otobüsten. Annem ve Burcu'yla konuştum, alışverişimi yaptım, geşdim odaya.

Odada bugün başıma gelmeyen kalmadı. İlk başta kapıyı açamadım. İndim aşağı adam anlamıyor bir şey. Sonra kenarda ayaküstü yiyişen bir çift vardı onlara söyledim. Kız kapıdaki adamla konuştu. Adam tekrar dene dedi. Çıktık çiftle beraber yukarıya. Kapı açıldı.

Duşa girdim bu seferde duşun suyu ileten kısmı düştü. Onu taktım zar zor. Kapının girişinde küçük hol gibi bi yer var orası sırılsıklam oldu.

Bu kadar yeter bugünlük, şimdi fotoğrafları bilgisayara atıp uyuyayım.

Şu anda Mustafa Sandal'ın bir şarkısı Bulgarça çalıyor. Hatırla beni şarkılarda nananana unutmayalım seni bu geceeee     sözleri iyi salladım haa ama bunun gibi bişeydi işte.

Kilisede mum da diktim onu unutmadan yazayı. Dua ettim bi de Allah'ım sen sevdiklerima bana hepimize herkese doğru yolu göster, iyi insanlarla karşılaştır. Sağlık ve mutluluk dolgu güzel bir yaşam eyle yarabbim. Bir günahım var ise affet.

Bu Blogda Ara